Modern Dünyada İç Disiplin ve Sanatın Rolü
Yaşadığımız çağ, hızın önümüze neredeyse kutsal bir değer gibi sunulduğu bir çağdır. Daha hızlı düşünen, daha çabuk karar veren, daha erken ulaşan insan; özellikle sosyal medyada bir başarı modeli, bir idol olarak sergileniyor. Hız, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp bir kimliğe dönüşüyor. Oysa insan, doğası gereği hızla değil ritimle var olur. Ve belki de modern insanın en büyük kaybı, kendi iç ritmini yitirmesidir.
Yavaşlamak çoğu zaman yanlış anlaşılır. Geri kalmak, vazgeçmek ya da hayattan çekilmek gibi algılanır. Oysa yavaşlamak, bilerek ve isteyerek durabilme cesaretidir. Kendine ait bir zaman yaratmak, her çağrıya cevap vermemek, her isteğe yetişmeye çalışmamak… Bunlar tembellik değil, iç disiplindir.
Modern hayat, insanı sürekli meşgul tutarak kendinden uzaklaştırır. Günlerimiz doludur; ancak bu doluluğun içinde kaybolur ve çoğu zaman hiçbir şeye gerçek
anlamda temas edemeyiz. Takvimler kabarıktır ama hafızamız fazlasıyla yorgundur. Bazen bir günü bitirdiğimizde yaptıklarımızı tek tek sayabiliriz; ama içimizde ne kaldığını söyleyemeyiz. Bu hız içinde yol alırken ne yaptığımızı hatırlamakta zorlanırız; çünkü neden yaptığımızı unutmuşuzdur.
Oysa insan, daha çok yapmakla değil; neyi, neden yaptığını fark etmekle kendi değerlerinin bilincine varır. İç disiplin tam da burada başlar; dış dünyanın bize dayattığı hızın değil, insanın kendi iç dünyasının rehberliğinde yaşamayı seçtiği anda.
İç disiplin, dış baskılarla kurulan bir düzen değildir. Saatlere, listelere, hedef
tablolarına sıkışmış bir kontrol hâli hiç değildir. Gerçek disiplin, insanın kendini tüketmeden yaşayabilmesidir. Neyi yapmayacağını seçebilme gücüdür. Hayatın her anına yetişmek zorunda olmadığını kabul edebilmektir. Bu kabul, bir zayıflık değil; güçlü bir farkındalıktır.
Sanat, bu farkındalığın en güçlü öğretmenlerinden biridir. Bir şiir aceleyle okunamaz. Bir roman yalnızca olay örgüsü için tüketilemez. Bir filmdeki sessizlik sahnesi hızlandırılarak anlaşılamaz. Sanat, insanı yavaşlamaya zorlar; dikkat, sabır ve zaman ister. İnsan, bu zamanın içinde çoğu kez beklemediği bir yerde kendisiyle karşılaşır.
Kültürle temas eden insan, zamana karşı daha derin bir ilişki kurar. Anlam, hızla değil, duraklamayla ortaya çıkar. Bir müze salonunda, bir konser anında ya da bir kitap sayfasında durabilen insan, kendi iç dünyasında da durmayı öğrenir. Bu duruş, kişisel gelişimin en sessiz ama en kalıcı hâlidir.
Bugünün özellikle sosyal medyadaki kişisel gelişim söylemleri, çoğu zaman insanı bir projeye dönüştürür. Sürekli iyileştirilmesi, düzeltilmesi, optimize edilmesi gereken bir varlık gibi sunar. Oysa insan, eksikleriyle birlikte bir bütündür. Gelişim, eksikleri yok etmek değil; onlarla yaşamayı öğrenmektir. İç disiplin de bu kabulle başlar. Belki de bu yüzden bazı insanlar çok “başarılı” görünür ama derin bir yorgunluk taşır.
Yavaşlayan insan daha az mı üretir? Hayır. Daha bilinçli üretir. Daha az mı başarılı olur? Hayır. Başarıyı yeniden tanımlar. Çünkü başarı yalnızca bir sonuca ulaşmak değil; o sonuca hangi koşullarda, hangi bedellerle ulaşıldığını da fark edebilmektir. Kendini tüketerek varılan her yer, aslında gizli bir kayıptır.
İç disiplin, başkalarının beklentilerine göre yaşamak değildir. Kendi değerlerini bilerek onlara sadık kalabilmektir. Herkes hızlanırken durabilmek, herkes konuşurken susabilmek, herkes gösterirken saklayabilmektir. Bunlar çağımızın en zor ama en değerli becerileridir. Ve çoğu zaman sessizce kazanılırlar.
Yavaşlamak, insanı hayattan koparmaz; aksine hayata yaklaştırır. İncelikler görünür olur, duygular fark edilir hâle gelir. İnsan, kendi sesini yeniden duymaya başlar. Bunu en çok, akşam saatlerinde, günün gürültüsü azaldığında hisseder. Ve belki de en önemlisi, neye gerçekten ihtiyacı olduğunu ayırt edebilir.
Bugün kişisel gelişim, daha fazlasını yapmak değil; daha azıyla daha sahici bir bağ kurabilmektir. Sürekli ilerlemek değil, gerektiğinde durabilmektir. Yavaşlamak bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Belki de insan, ancak durmayı öğrendiğinde gerçekten yol alabilir.
Sevkan TAHSİNOĞLU