Akan Zamanın Sessiz Tanıkları: Tarihi Çeşmelerimiz
Gümülcine’nin dar sokaklarında yürürken, bazen karşınıza zamana tanıklık eden eski çeşmeler çıkar. Ecdadımızdan kalma meydan çeşmeleri, suyun yalnızca hayati ihtiyaçları gidermek için kullanıldığı yerler değil; bir toplumun nefes aldığı, birbirine selam verdiği, gündelik hayatın vazgeçilmezi haline gelen mekânlardır.
Bugün önlerinden geçerken suyun o tatlı sesini duyamıyoruz ama geride kalan taşların suskunluğu konuşuyor. Çünkü tarihi çeşmelerin sakladıkları hikâyeler hayal gücümüzde canlanabiliyor. Bir annenin testisini doldururken yaşadığı heyecan, bir çocuğun yaz sıcağında avuçladığı serinlik, bir yolcunun dualar ederek içtiği su… Hepsi bu taş eserlerin karşısındayken zihnimizde hayat buluyor.
Meydan çeşmelerine artık kimse uğramıyor ama onlar beklemeyi sürdürüyorlar. Çünkü suyun kültürümüzdeki yeri yalnızca susuzluğu gidermek değildir. Su geçmişi bugüne bağlar, durduğunda bile bir çağrıyı içinde saklar: “Beni unutma.” Dolayısıyla su bir hatırlayış biçimidir. Çeşmeler toplumsal hafızayı yaşatır. Geçmişteki güzel günleri de zor zamanları da bize hatırlatıp sanki şöyle der: Zaman değişir ama insanı ayakta tutan özündeki cevherdir, aşktır. Çeşme için su ne ise, insan için de ruh odur. Ruhunu kaybeden, para için satan artık kuru bir taştan ibarettir.
Sokak aralarındaki eski çeşmelerin önünde durup fotoğrafını çekerken düşünmeden edemiyorum. Zaman değişti, bizler de değiştik ama bu çeşmeler ayakta. Demek ki onlara bakınca hâlâ kendi yüzümüzü görüyor ve kendimizi yeniden düşünebiliyoruz. Belki de bu yüzden eski çeşmelerin karşısında hâlâ bir serinlik hissediyoruz. Çünkü bu eserler, bize ait olanın, bizden önce var olanların ve bizden sonra da yaşanacak olanların sessiz tanıklarıdır.
Kasabamızın atıl çeşmeleri artık suyun değil, zamanın akışını gösteriyor. Ve biz, her bakışımızda o akışa kapılıp gitmeye biraz daha yaklaşıyoruz. Yine de bir gün kuruyan çeşmelere suyun geri dönebileceğine dair umudumuzu hep yaşatıyoruz ve yaşatmalıyız.