PUSULA DERGİSİ MAYIS 2026 SAYISI-ÖZGÜN BÖLÜM

Share

BİR ANDA

İnsan, hayatın kendisini yavaş yavaş eksilttiğini sanıyor.
Zamanın herkesten azar azar bir şey aldığını…
Sevdiklerimizin, alışkanlıklarımızın, çocukluğumuzun, hatta aynadaki yüzümüzün bile ağır ağır değiştiğini düşünüyor.
Oysa hayat, bazı anlarda hiç yavaş davranmıyor.
Bazı insanlar bir anda gidiyor.
Bazı sesler bir anda susuyor.
Ve insan, bir sabah uyandığında dünyanın artık aynı dünya olmadığını anlıyor.
Ölümün en sert tarafı belki de budur.
Hayat, bir insan için tamamen durmuşken dışarıda hiçbir şeyin durmaması.
Birileri işe yetişmeye çalışır.
Bir kafede kahve içilir.
Bir yerde müzik çalar.
Çocuklar sokakta güler.
Güneş yine doğar.
Ama aynı anda bir insanın içinde koca bir dünya sessizce çöker.
Kimsenin görmediği bir yıkım başlar orada.
Ve en tuhafı da şudur: İnsanın içindeki o büyük boşluk, dışarıdan bakıldığında çoğu zaman fark edilmez bile.
Çünkü yas, gürültülü bir şey değildir.
Gerçek acı çoğu zaman sessiz yaşanır.
İnsan bazen en büyük kaybını yaşarken bile sofraya oturur, su içer, telefonlara cevap verir.
Hayatın sıradanlığı devam ederken içindeki eksiklikle yaşamayı öğrenmeye çalışır.
Bir koltuk boş kalır mesela.
Sofraya bir tabak eksik konur artık.
Evdeki bazı eşyaların yeri hiç değişmez.
Bir ceketin kokusu uzun süre kaybolmasın diye dolap kapağı daha dikkatli açılır.
Telefon rehberindeki bir isim silinemez aylarca, belki yıllarca.
Artık o numara çalmayacaktır, insan bilir ama kabullenmek istemez.
O ses bir daha “alo” demeyecektir.
Ama yine de silemez.
Çünkü bazı alışkanlıklar yalnızca sevgiden oluşmaz.
Birinin bu dünyada gerçekten var olduğunu bilmeye alışır insan.
Onun nefes aldığını, bir yerlerde yaşadığını, gerektiğinde ulaşabileceğini bilmeye…
Yokluk ise sadece bir insanın gitmesi değildir, bu ihtimalin de sonsuza kadar kaybolmasıdır.
Sonra bir gün insan şunu anlıyor:
Ölüm yalnızca öleni almıyor hayattan.
Kalanlardan da bir şey götürüyor.
Bir ses eksiliyor içlerinden.
Bir güven duygusu azalıyor.
Belki biraz cesaret…
Belki biraz çocukluk…
Çünkü insan, sevdiği biri öldüğünde sadece onu kaybetmiyor; kendisinin o insanın yanında olan hâlini de kaybediyor.
Bazı insanlar vardır, onların yanında daha güçlü hissedersin kendini.
Daha çocuk…
Daha korunmuş…
Daha “tam”.
Onlar gidince insanın içindeki bazı odalar da kapanıyor sanki.
Ve hiçbir vedanın gerçekten yeterli olmaması…
Belki de yasın en ağır tarafı budur.
İnsan son konuşmasını düşünüyor sonra

Son bakışı…
Son cümleyi…
“Keşke biraz daha uzun sürseydi.” dediği o son anı…
Çünkü kimse, bir insanın hayatımızdaki “son günü” olduğunu bilmiyor yaşarken.
Hiç kimse bir vedanın gerçekten son veda olduğunu anlayamıyor o an.
Hayat, en büyük kırılmalarını sıradan günlerin içine saklıyor.
Belki de bu yüzden bazı acılar geçmiyor.
Sadece biçim değiştiriyor.
İnsan zamanla gülmeye devam ediyor.
Hayata karışıyor.
Yeni insanlar tanıyor.
Yeni günler yaşıyor.
Ama bazı kayıplar, insanın içine bir eşya gibi değil; bir gölge gibi yerleşiyor.
Sessizce orada duruyorlar.
Ve yıllar sonra bile her şey normale dönmüş gibi hissedildiği bir anda
bir koku,
eski bir şarkı,
tanıdık bir cümle
ya da ansızın çöken bir sessizlik…
İnsanın içindeki bütün yarayı yeniden açabiliyor.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra bile gitmiyor aslında.
İnsan onları toprağa veriyor.
Ama yüreğinden çıkaramıyor.
Belki de sevginin en ağır hâli budur;
Artık dokunamayacağın, göremeyeceğin, sesini bir daha duyamayacağın birini hâlâ içinde taşımak.
Ve insan bazen yıllar sonra bile şunu hissediyor:
Bir anda gidenle birlikte kendisinden de bir parçanın eksildiğini.
Çünkü bazı ayrılıklar geçmiyor.
İnsan sadece onlarla yaşamayı öğreniyor.

Sevdiklerimize sarılabilmek çok kıymetli… 

SEVKAN TAHSİNOĞLU

Comments are closed.