PELİN KOCA MOLLA OĞLU İLE “KUM SAATİNE SIKIŞAN HAYATLAR” ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Geçmişin ağırlığı ile geleceğin belirsizliği arasında salınan insan ruhuna dikkat kesilen Pelin Koca Molla Oğlu, yeni kitabında zamanın kum taneleri gibi akışını izleyerek hayatın en derin gerçeklerine dokunuyor. Okuru, hem kendi iç dünyasına hem de yeniden ayağa kalkmanın mümkün olduğu o ince eşiğe davet eden eser, sessiz kırılmaların, görünmez yaraların ve beklenmedik direnç anlarının izini sürüyor. Bu söyleşide yazarla, hem kitabın ruhunu hem de bu yolculuğun ardındaki düşünsel ve duygusal katmanları konuşacağız.
Öncelikle yazarlık serüveninizi merak ediyorum. Zamanın, kum taneleri gibi akışını vurgulayan ve insanın iç dünyasını okumaya davet eden bu eser, sizin kişisel hikayenizde hangi noktaya denk geliyor?
Aslında yazmak benim hayatıma sonradan giren bir şey değil. Daha ilkokul yıllarımda, bir arkadaşımın evinde ilk kez bir yazıcı gördüğümde aklımda masal yazma düşüncesinin canlandığını hatırlıyorum. Sonra büyüdükçe yazmak biraz daha gizli bir hal aldı. Yazdıklarımı kimseyle paylaşmadığım, hatta sakladığım dönemler oldu. Sonra farkına vardım ki insanın içinde biriken bazı şeyler, zamanı geldiğinde kendine bir yol buluyor. Kum Saatine Sıkışan Hayatlar da benim için tam olarak böyle bir noktada ortaya çıktı. Kitap bir otobiyografi ya da günlük değil, çevremde gördüğüm insanlardan, yaşananlardan, konuşmalardan, bazen de sadece bir anın bende bıraktığı histen besleniyor. İnsanları gözlemlemeyi ve onların davranışlarının arkasında ne olduğunu düşünmeyi hep sevdim. Bu nedenle kitap, benim için yalnızca yazmaya başladığım bir dönem değil, uzun zamandır biriktirdiğim gözlemlerin, düşüncelerin ve soruların sonunda kelimelere dönüşmesi anlamına geliyor.
Bu kitabı yazarken sizi harekete geçiren ilk duygu neydi? Geçmişin ağırlığı ile geleceğin belirsizliği arasında sıkışmış hayatlara neden bugün, bu kitapla ses vermek istediniz?
Sanırım ilk duygu meraktı. İnsanların hayatlarına, seçimlerine, söyleyip söylemediklerine ve bazen de söyleyemediklerine duyduğum merak… Kitabın temelindeki kum saati fikri de aslında böyle ortaya çıktı. Çocuklarla yaptığımız bir etkinlik sırasında masanın üzerinde duran bir kum saati, zaman üzerine yeniden düşünmeme neden oldu. Kum tanelerinin bir taraftan diğerine geçişini izlerken, insan hayatının da aslında böyle ilerlediğini düşündüm. Geçmiş elimizden kayıp gidiyor, gelecek ise henüz elimizde değil. Ama biz, çoğu zaman ikisinin arasında, tam da yaşadığımız anın içinde sıkışıp kalıyoruz. Beni yazmaya iten şey de biraz bu oldu. Hepimizin değiştirmek isteyip de değiştiremediği şeyler, geride bırakamadığı bazı anlar ve henüz gelmemiş bir gelecekle ilgili taşıdığı endişeler var. Ben de bunlara bir cevap vermekten çok, bu soruların peşinden gitmek istedim. Belki de kitabın ortaya çıkmasının asıl nedeni buydu. İnsanların kendi hayatlarına bir anlığına dışarıdan bakabilmelerini sağlamak.
Bu hikayeyi tasarlarken, masanızda en çok hangi sorular zihninizi meşgul ediyordu? Okur, kitabı bitirdiğinde hangi fikri düşünmesini veya ne hissetmesini isterdiniz?
Yazarken zihnimde tek bir soru yoktu aslında. Ama hepsinin merkezinde şu soru vardı: “Hayatımızda değiştirmek isteyip de değiştiremediğimiz kaç şey var?” Geçmişte yaşadıklarımızı değiştiremiyoruz, gelecekte ne olacağını da bilmiyoruz. Buna rağmen çoğu zaman hayatımızı bu iki zaman diliminin arasında geçiriyoruz. Bazen geçmişe takılıp kalıyor, bazen de henüz yaşanmamış bir gelecek için bugünü kaçırıyoruz. Okurun, kitabı bitirdiğinde mutlaka benim vermek istediğim tek bir sonuca ulaşmasını istemiyorum. Çünkü herkes aynı hikayeye kendi hayatından bir yer bularak bakıyor. Bir okurun başka bir şey hissettiği yerde, bir başkası kendinden tamamen farklı bir şey bulabilir. Benim için önemli olan, kitabı kapattıktan sonra bir süre kendi hayatını, seçimlerini ve değiştirmek isteyip de değiştiremediği şeyleri düşünmesi. Belki de bazı şeylerin değişmesi için önce onlara başka bir açıdan bakmak gerektiğini hissetmesi yeterli.
Pelin Koca Molla Oğlu’nun kaleme aldığı “Kum Saatine Sıkışan Hayatlar” adlı eser, hikayelerin ötesinde, insana kendi iç dünyasına dönüp bakma cesaretini hatırlatan bir kitap. Eserdeki zamansal sıkışmışlık hali, tarihin, coğrafyanın ve kimliğin katmanları arasında yaşayan Batı Trakya insanının ruh hâliyle adeta sessiz bir diyalog kuruyor. Zira zamanın, aidiyet duygularının ve değişen dünyanın sınırlarında şekillenen coğrafyamızda; hafızanın yükünü taşımak ile geleceğin belirsizliğine katlanmak toplumumuzun gündeminden düşmeyen konular. Bu nedenle kitabı okurken mutlaka kendimizden bir şeyler buluyoruz. Yazarımıza, incelikle örülmüş sohbeti için teşekkür eder, çalışmalarında başarılar dileriz.
BİLAL SARI MAHMUT