AȘIN ÖTESİNDE BİR CANLI TARİH: SOFRA KÜLTÜRÜMÜZ
Türk sofra kültürü, misafirperverliğin ve paylaşımın simgesidir. Sofra, bizler için yalnızca karın doyurulan bir mekân ya da ahşap bir mobilya parçası değildir. Sofra; aileyi bir araya getiren, dostlukları güçlendiren, paylaşmayı öğreten ve geçmişten geleceğe uzanan değerlerimizi yaşatan önemli bir kültürel mirastır. Dünyanın pek çok yerinde yemek yemek biyolojik bir ihtiyaç olarak görülüp hızlıca aradan çıkarılırken, Türk kültüründe sofranın ayrı bir yeri vardır. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözünde olduğu gibi, birlikte yenilen bir yemeğin de insanlar arasında görünmez ama güçlü bir bağ oluşturduğuna inanılır. Aynı sofranın etrafında oturan insanlar yalnızca yemeklerini değil; sohbetlerini, sevinçlerini, dertlerini ve anılarını da paylaşırlar. Eskiden aile bireylerinin aynı sofranın etrafında toplanması günlük hayatın önemli bir parçasıydı. Yer sofrasının etrafında diz kırıp oturmak, eşitliğin ve samimiyetin simgesiydi. Büyük bir tepsinin etrafında toplanıp aynı kaptan yemek yemek, kişisel sınırları eritir, “biz” duygusunu pekiştirirdi. Günün yorgunluğu, sofrada edilen sohbetlerle hafifler, aile bireyleri gün içinde yaşadıklarını birbirleriyle paylaşırdı. Sofrada büyüklerin sözü dinlenir, çocuklara ikram etmenin, paylaşmanın ve saygının önemi öğretilirdi. Bir büyüğün sofraya başlaması beklenir, misafire önce ikram yapılır, sofradaki herkesin ihtiyacı gözetilirdi. Büyüklerin anlattığı hikâyeler, çocukların heyecanla dinlediği anılar ve sofrada edilen küçük sohbetler, aile bağlarını güçlendirirdi. Zamanla yer sofraları yerini yüksek masalara bıraksa da o çemberin içindeki samimiyet ruhu hiç değişmedi. Bugün hayatımız daha hızlı akıyor. İş, okul, teknoloji ve günlük sorumluluklar nedeniyle aynı sofrada buluşmak eskisi kadar kolay olmayabiliyor. Oysa birlikte yenilen bir öğünün, aile bireyleri arasındaki iletişimi güçlendiren çok özel bir yanı vardır. Çünkü sofrada birlik vardır, sofra sadece karın doyurmaz; insanları birbirine yaklaştırır.
Sofra kültürümüzün temelinde paylaşmak vardır. Ekmek bölünür, yemek ikram edilir, tabaklar uzatılır ve herkes birbirinin hakkını gözetir. “Birlikten kuvvet doğar” anlayışı sofralarda da kendini gösterir. Aynı ekmeği paylaşmak, insanlara yalnız olmadıklarını hissettirir. Bir tabak yemeğin bile paylaşılması, aradaki mesafeleri azaltır. Mutfakta pişen yemeğin kokusu sokağa yayıldıysa, o yemekten yan komşuya da bir tabak gitmesi yazısız bir kuraldır. O tabak asla boş geri dönmez; böylece sofra evin dört duvarı arasında kalmaz, mahalle ölçeğinde büyür. Bu nedenle sofralarımızda “bereket” kavramı da önemli bir yere sahiptir. Sofrada ne kadar çok insan varsa, o kadar çok sohbet, gülümseme ve güzel anı oluşur. Paylaşılan yemeğin azalmak yerine bereketlendiğine inanılır.
“Sofranın bereketi, paylaştıkça çoğalır.”
Türk kültürünün en güzel özelliklerinden biri misafirperverliktir. Evimize gelen bir misafire “Bir şeyler ikram edelim” demek, kültürümüzde adeta bir gelenektir. Misafir için hazırlanan sofralar bazen oldukça sade, bazen de çeşit çeşit yemeklerle donatılmış olabilir. Ancak sofranın zenginliği yalnızca üzerindeki yemeklerle ölçülmez. Asıl zenginlik, ev sahibinin gönlündeki ikram etme ve paylaşma isteğidir. “Tanrı misafiri” kavramı, sofranın en baş köşesini hiçbir davet beklemeden gelen konuğa ayırır. Evde ne varsa misafirle paylaşılır; en iyi tabak, en güzel porsiyon ona sunulur. Misafirin tabağını boş bırakmamak, ikramda cömert olmak misafirperverliğimizin şanındandır. Çünkü bizim kültürümüzde misafiri aç göndermemek, ona kendisini değerli hissettirmek büyük bir erdemdir. Sofra kültürümüzün önemli unsurlarından biri de sofra adabıdır. Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak, sofraya oturan herkesi beklemek, büyüklerin sözüne ve hakkına saygı göstermek, yiyecekleri israf etmemek ve sofradakilerle paylaşmak bu adabın temel parçalarıdır. Çocuklara küçük yaşta kazandırılan bu davranışlar aslında yalnızca yemekle ilgili değildir. Saygıyı, sabrı, paylaşmayı ve başkasını düşünmeyi öğretir. Yemeklerimiz, hafızamızdır. Her yemeğin yalnızca bir tarifi değil, bir hikâyesi vardır. Tarifler çoğu zaman yazılı kitaplardan önce anneden kıza, babadan oğula, büyüklerden küçüklere aktarılmıştır. “Biraz bundan koy, göz kararı yeter” diyerek öğretilen tarifler, ailelerin mutfak hafızasını oluşturmuştur. Bu nedenle geleneksel yemeklerimizi yaşatmak, aslında kültürel mirasımızı da yaşatmaktır. Değişen yaşam koşullarına rağmen sofra kültürümüzü yaşatmak bizim elimizdedir. Bunun için büyük ve gösterişli sofralara ihtiyacımız yok. Bazen telefonları bir kenara bırakıp ailece aynı masaya oturmak bile yeterlidir. Çocuklarımızla birlikte yemek hazırlamak, büyüklerimizden eski tarifleri öğrenmek, geleneksel yemekleri birlikte yapmak ve sofrada sohbet etmek; kültürümüzün gelecek nesillere aktarılmasını sağlar. Soframızdaki yemekler değişebilir, kullanılan tabaklar ve mutfaklarımız yenilenebilir. Ancak sofranın etrafında bir araya gelmenin anlamı değişmemelidir. Bir sofrayı sofra yapan yalnızca üzerindeki yemekler değil; etrafında oturan insanların sevgisi, sohbeti, paylaşımı ve birbirine duyduğu saygıdır. Çünkü yıllar sonra hatırlayacağımız şey, belki de sofradaki yemeğin ne olduğu değil; O SOFRADA KİMLERLE, NASIL BİR MUTLULUK PAYLAŞTIĞIMIZ OLACAKTIR.
Soframızı zengin kılan; üzerine konan sıcak bir çorba, içten bir “Afiyet olsun”, edilen bir şükür ve o masada paylaşılan içten bir tebessümdür.
SOFRALARIMIZ AÇIK, BEREKETİMİZ BOL OLSUN!!! NAGİHAN AGA